GüncelMakaleler

24 NİSAN | Geçmişten Günümüze Süreklilik: Ermeni Soykırımı… (1/5)

"Aradan yüz yıl geçmiş olsa ile, TC devleti Ermeni Soykırımı’nı ret etmektedir. Sadece reddetmekle kalmayıp, Türkiye halkını ırkçı ve şoven tezlerle zehirlemeye devam etmektedir."

 1915’te Kanlı Eller!

Ermeni Soykırımı’nın 106. yılında hayatını kaybeden 1.5 milyonu anıyoruz!

Yaşadığı öz toprakları üzerinde varlıkları yok edilen bir ulus, bir medeniyet, bir halk, bir kültür; yeni bir yüzyılın başlangıcında tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, barbarca yok edildi. Zengin bir medeniyete ev sahipliği yapan Hay halkı, Osmanlı-Türk saldırganlığı ile yok edilirken geride kalanlar bugün Hayasdan denilen küçük bir kara parçasında varlıklarını devam ettirmeye çalışıyor.

Dünyanın en eski medeniyetleri arasında olan Ermeniler, soykırımların bittiğine inanıldığı günümüzde yine aynı tehdit, işgal ve yok etme ile karşı karşıyadırlar.

1915 Soykırımı ve sonuçları, Ermeni halkı üzerinde bugüne kadar onarılması mümkün olmayan yaralar açmıştır. Ermeniler dünyanın dört bir yanına nar taneleri gibi dağılmak zorunda kalmıştır. Aileler birbirlerini kaybetmiş, kimisi ölürken kimisi din değiştirmek zorunda bırakılmıştır.

İnsanlar ölüm yolculuğuna dayanamayacağı için çocuğunu komşusuna bırakmak zorunda kalmış, genç kadınlar-analar, çetelerin tecavüzüne uğramamak için kendilerini uçurumlardan aşağı atmıştır.

Bugün halen akrabalarını dünyanın değişik yerlerinde kiliselere ilan vererek arayan insanların vardır. Her yıl Türkiye ve Diaspora’dan yüzlerce insanın akrabalarını bulmak için Yerevan’a seyahat ettiği bilinmektedir, hasretten ölmeden önce son bir kez Anadolu’nun her karış toprağında gömülü olan medeniyet topraklarını ziyaret ederek hayata gözlerini yuman insanlarımızın sayısı oldukça fazladır.

Ama diğer tarafta “Türk’ün ve Türkiye’nin -ecdadımızın- geçmişinde böyle bir şey sözkonusu değil”, “bizim elimiz kanlı değil” diyen belalı bir diktatör ile hem Ermeni hem de Ortadoğu halkları karşı karşıyadır.

Acaba bugün, bu topraklarda TC’nin ve R.T.Erdoğan’ın yalanlarına inanacak bir kişi bulunabilir mi? Kimi kandırabilirler? Toprakların dili olsa da konuşabilse… Halen her bir karış toprakta Ermeniler-Rumlardan kalan altınların çıkarılması kavgasını veren define avcısı insanlara tanık olunuyorsa bu ayıp, bu ahlaki çöküntü, bu vicdansızlık devletin sorumluluğundadır.

Bunun nedeni TC devletinin Ermeni Soykırımı ile yüzleşmemesidir. Aksine aradan yüz yıl geçse bile kendi varlık gerekçesini soykırım üzerinden temellendiren bir devlet gerçekliği söz konusudur. Bu durum TC’nin halkı zehirlemesine devam etmesine neden olmaktadır.

Bugün dahi her karış toprağında izlerine rastlanan Ermenilerin her türlü yıkıma rağmen tarihi varlıklarına rastlanabilmektedir. 1915 Ermeni Soykırımı gerçekliği her koşulda inkar ve reddedilse bile, soykırımın sorumluluğunun hem Türkiye’de hem de dünyada Osmanlı-Türk Devleti’nin omuzlarında olduğu gizlenememektedir.

Gelinen aşamada Osmanlı-TC rejiminin elindeki kan, bütün dünya halkları tarafından bilinmektedir.

“Ellerdeki kan” bir metafor değildir. Gerçeğin ta kendisidir. Nitekim İttihatçı geleneğin Kültür ve Eğitim’den sorumlu olan Halide Edip Adıvar, “ellerine bulaşan kan” konusunda tepkilerini çoğu kez dile getirmiştir. O, Bahattin Şakir ile yaptığı uzun yolculuktan sonra Faik Rıfkı Atay’a anılarını anlatırken “bana bilmeyerek kanlı bir katilin elini sıktırdınız” diyebilmiştir.

Halide Edip; yine Suriye çöllerine sürülen yüzbinlerce Ermeni çocuğun, “çöllerde ot yiyerek hayatta kalma mücadelesini” görünce şaşkınlığını gizlemeyip “bu katliamların lekesini de milletin üstünden hiçbir şey temizleyemez” diyebilmiştir.

TC devletinin eli kanlıdır. Dün Ermeni’ye, Rum’a, Süryani’ye reva görülen soykırım, katliam, sürgün; bugün Kürtlere, kendinden yani Sünni-Türk olmayan herkese yöneltmektedir.

Dünün İttihatçıları, Kemalistleri günümüzün İslamcıları, kısacası hangi renge bürünürse bürünsün TC faşizminin sahiplerinin elleri kanlıdır. Hiçbir yalan ve çarpıtma bu gerçeği gizleyemez.

 

Her Zaman Devrede Olan “Türk Devlet Aklı”dır!

Yüz yıl önce de bugün de uygulamada olan “Türk Devlet Aklı”dır. Yüz yıl önceki Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Kildaniler yani Hıristiyan halkların Küçük Asya coğrafyasında varlıklarına karşı yürütülen inkar, ret ve yok etme politikaları değişmemiştir. Cumhuriyet Türkiye’sinde de hız kesmeden aynen devam etmiştir.

Yüz yıl önce İttihat ve Terakki Partisi’nin Merkez Komitesi tarafından alınan kararda şöyle deniyordu: “…Türkiye’nin bütün noktalarından, Ermeniler Zor Sancağı’na ve Mezopotamya’ya doğru yönlendirilmek zorundalar. Bu İttihat ve Terakki Komitesi’nin geri alınamaz, bozulamaz kararıdır. Bitirdikten sonra, kitle halinde Rumların atılmasına başlayacağız. Fakat şu an için bu noktaya dokunmayacağız …”

Devletin bu yaklaşımı bugün de geçerlidir. Günümüzde sayıları binlerle anılan Hıristiyan halkın yerini, “başka ötekiler” yani Kürtler almıştır. Yukarıdaki kararda ifade edilen görüşler, bugün dahi yürürlükte olan ve bütün kötülüklerin kaynağı olan milliyetçi, şoven, tekçi, kendisinden başkasının varlığına tahammül edemeyen, ortadan kaldırılması ve yok edilmelerini savunan “Türk Devleti Bakış” açısıdır.

Bugün üzerinde yaşadığımız coğrafyada bütün sıkıntıların, çözümsüzlüklerin, savaşların, göçlerin, acıların ve gözyaşlarının nedeni; yok edilen Ermeniler, Rumlardan sonra Kürtlerin imhası için yürütülen savaştır. Amaç homojen bir Türk-İslam devleti yaratmaktır.

Sünni Türk dışındaki etnik, dini, azınlık ve inanç guruplarına olan tahammülsüzlük ve yok sayma çatışmaların kaynağıdır.

Jön-Türk’lerin en milliyetçisi olan Dr. Nazım “Çeşitli milliyetlerin hak iddiaları bizim için çok büyük bir rahatsızlık kaynağıdır. Dilsel, tarihsel ve etnik hevesleri tiksintiyle karşılıyoruz. Şu ve bu grubun kaybolması gerekiyor. Toprağımızda tek bir ulus olacak ve tek bir dil olacak, Osmanlı ulusu ve Türkiye…” diyerek kendinden olmayanlara yaşam hakkı tanınmadıklarını göstermektedir. Bu politikanın günümüzde uygulayıcısı ise R.T.Erdoğan’dır. R.T.Erdoğan neredeyse her konuşmasında, Rabia işareti eşliğinde “tek dil, tek vatan, tek bayrak, tek devlet” sloganını tekrarlamaktadır.

Dünün en koyu Türk milliyetçileri olan Ahmet Ağaoğlu, Ziya Gökalp, Dr. Nazım’ın vb. savunageldikleri “en yüce, en büyük ırk Türk”, günümüzde R.T.Erdoğan aracılığıyla dillendirilmekte ve savunulmaktadır.

Ermeniler ve Hıristiyan halklardan sonra Kürt, Alevi ve farklı inanç grupları “Türk ve İslam” olmaya zorlanmakta, aksi halde yer yer başta yaşam hakları olmak üzere siyasal, sosyal ve ekonomik baskılara maruz kalmaktadırlar. Üstelik TC, bu politikayı TCK’nın 301. maddesi ile şekillendirerek karşı gelen, kabullenmeyen “vatan haini” suçlaması ile karşı karşıya bırakılmaktadır.

İşte Hrant Dink sadece bu politikaya karşı çıktığı ve Ermeni olduğu için doğrudan devlet tarafından katledilmiştir. Dolayısıyla soykırım devam etmektedir.

 

Ermeni Soykırımı Bir Gerçektir ve Hesap Verilmelidir!

Aradan yüz yıl geçmiş olsa ile, TC devleti Ermeni Soykırımı’nı ret etmektedir. Sadece reddetmekle kalmayıp, Türkiye halkını ırkçı ve şoven tezlerle zehirlemeye devam etmektedir. Türk hakim sınıfları, kendi iktidarları için olmadık yalanlara başvurmakta, tarihsel gerçekleri tersyüz etmektedirler.

Ne var ki güneş balçıkla sıvanamamakta, gerçekler hiç ummadıkları anlarda ortaya çıkmaktadır.

Ermeni Soykırımı gerçekliği o kadar nettir ki, bunu kanıtlamaya çalışmak bile gereksizdir. Ancak inkarcılığın ulaştığı boyut, soykırım gerçekliği yerine “asıl Ermeniler bizi arkadan vurdu”lar ya da “karşılıklı mukatele-çatışma-oldu” olarak tersyüz edildiğinde işler değişmektedir.

Kendi yurtları üzerinden büyük bir katliamla ortadan kaldırılan bir halkın, bu ağır suçu “kanıtlaması” istenmektedir. Katille maktul, suçluyla suçsuz yer değiştirmiştir. Ermeni halkının “soykırım yapıldığını kanıtlaması” ya da “karşılıklı arşivlerin açılması” gibi öneriler, ırkçılığın, faşizmin ve şovenizmin ısrarla devam ettirilmesini yanında, soykırım mağduru bir halka yönelik halen devam ettirilen düşmanlığın da açık göstergesidir.

Soykırıma maruz bırakılan bir halktan “kendilerine soykırım yapıldığını” kanıtlanması istenmektedir. Bundan daha acı, bundan daha büyük bir suç olabilir mi? Buna öfke duymamak, devrimci temelde TC devletine yönelmemek ve hesap sormamak mümkün müdür?

Türkiye’yi savaşa sokmak, çöküntüye uğratmak, Ermenilere karşı alınan tehcir kararı, kitlesel katliam, cinayetlerden sorumlu tutulan ve İstanbul’da Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde yargılanmak korkusuyla Almanya’ya kaçan İttihat ve Terakki yöneticilerinden bazıları, işledikleri bu suçlar nedeniyle devrimci adaletten kaçamamışlardır.

Ermeni Soykırımı’nın mimarlarından olan, Almanya’ya kaçan ve burada bir Ermeni Fedaisi’nin hesap soruculuğuyla hak ettiği cezayı bulan Mehmet Talat, yurtdışına kaçmadan önce Rauf Orbay ile bir sohbetinde yaptıklarından “üzüntülü” olduğu iddia edilmiştir. Elbette buna kimse inanmayacaktır.

Sonradan Kemalist Cumhuriyet döneminde önemli görevler alan Rauf Orbay hatıratında: “…şahsen sevdiğim ve saydığım bu zatı belki ilk defa olarak ümitsiz görüyordum. Talat olaylardan ilişkisi olmayan masum Ermenilerin ‘bazı fenalıkların’ kurbanı olduğunu kabul eder. Ve Ermenilerin yerel yöneticiler tarafından katliama maruz bırakıldıklarını ve kendisinin bundan haberdar olmadığını ve engelleyemediği için de büyük üzüntü duyduğunu söyle”diğini  iddia etmektedir.

Bu tür ifadeler İttihatçıların ve Kemalistlerin kendilerini aklama çabasından başka bir şey değildir. Her şey bir yana madem İttihatçı kadrolar “suçsuz”durlar o zaman neden “vatan”larında kalmamışlardır? Neden mahkemelerde kendilerini ve yaptıklarını savunmamışlardır? Elbette sorular çoğaltılabilir…

Sıkıyönetim Mahkemelerinin eli kanlı katillerin Almanya’dan yargılanması için talebi ise Alman Dışişleri Bakanlığı tarafından “Talat bize karşı her zaman sadık davrandı ve ülkemizin kapıları ona daima açıktır…” denilerek reddedilmiştir. Bu tavır ise Ermeni Soykırımı’nda Alman emperyalizminin rolüne işaret etmektedir.

Soykırımın baş mimarı ve yönetici ve yönlendirici durumunda olan M. Talat’ın telgraflarında valilik, kaymakamlık ve çete reislerine emirler, talimatlar vererek nerelerde ne yapılacağı, çocukların, din değiştirenlerin akıbetlerinin ne olacağı en ince ayrıntısına kadar görülmektedir.

Ermeni Soykırımı’nı artık dünyada kabul etmeyen Türk devletinden başka kimse kalmamıştır. O da hakikati değiştirmeyecektir.

 

“Yorumsuz” Telgraflar!

 

Ermeni politikamız kesinlikle sabittir, hiçbir şey bunu değiştiremez. Anadolu’nun hiçbir yerinde Ermeni kalmayacak. Ancak çölde yaşayabilirler” diyen İçişleri Bakanı Talat imzasıyla gönderilen telgraflardan bazıları:

 

Halep Valiliğine, 16 Eylül 1915

Hükümetin, Cemiyet’in (İttihat ve Terakki bn.) emriyle Türkiye’de yaşayan Ermenilerin hepsini ortadan kaldırmaya karar verdiği size ilk başta iletilmişti. Bu emre ve karara karşı çıkanlar, imparatorluğun resmi memuriyetinde kalamazlar. Alınan önlemler ne kadar üzgün olursa olsun, Ermenilerin varlığına son verilmelidir. Ve ne yaşa ya da cinsiyete ne de vicdani kaygılarla itibar edilmemelidir.

 

3 Ekim 1915

Der Zor Sancağı’nın neden bir sürgün yeri olarak seçilmiş olduğu, 2 Eylül 1915 tarihli ve 1843 sayılı gizli bir emirle açıklanmıştır. Ermenilere karşı yol üzerinde halk tarafından işlenecek olan suçlar hükümetin nihai amacına hizmet edeceği için, bunlara ilişkin yasal işlemlere gerek yoktur. Gerekli talimatlar ayrıca Der Zor Sancağına ve Urfa’ya gönderilmiştir.

No: 762 Halep Valiliğine, 2 Aralık 1915 tarihli telgrafa cevap, 17 Aralık 1915

Müslüman olup kendilerini genel sürgünden kurtarmayı isteyenlere, sürgün yerlerinde Müslüman olmaları gerektiğini iletiniz.

 

Halep Valiliğine gönderilmiş şifreli bir telgraf:

13 Ocak 1916

Savaş bakanlığının emriyle bir araya toplanmış olan ve askeri yetkililer tarafından bırakılan Ermeni çocuklarını toplayınız. Şüphe uyandırmamak için, Sürgün Komitesi tarafından bakılacakları bahanesi ile gönderiniz. Yok ediniz ve rapor veriniz.

 

Halep Valiliğine, 21 Eylül 1915

Yetimhaneye gerek yoktur. Duygusallığa kapılma ve yetimleri besleyerek yaşamlarını uzatma zamanı değildir. Onları çöle gönderiniz ve bize haberdar ediniz.

 

Halep valiliğine gönderilen şifreli bir telgraf No: 745

11 Aralık 1915

Duyduğumuza göre Ermeni gazetelerinin o bölgelerde dolaşan muhabirleri, bazı sahte mektupları ve bazı suç edimlerini gösteren bir fotoğrafı Amerikan konsoloslarına vermişlerdir. Böyle tehlikeli kişileri tutuklayın ve ortadan kaldırın.

 

No: 691, Halep Valiliğine 23 Kasım 1915 tarihli telgraf

Orada sizin elinize teslim edilen Doğu vilayetleri Ermenilerini gizli yollarla ortadan kaldırınız.

………

İnkar edilemeyecek kadar her şey açık ve net olarak ortadadır. Kirli bir geçmiş ve eline kan bulaşmış Osmanlı-Türk yöneticilerinin yaptıkları açıktır. Genelde Türkiye’nin dört bir yanında emirleri harfiyen yerine getiren kamu görevlileri olurken, emirlere karşı gelen, uygulamayan, geçiştiren, Ermenileri gizlice koruyan onurlu ve vicdanlı devlet görevlilerine de tanık olunmuştur. Bunlar azınlıktadır. Bunların sonu ölümle sonuçlanmıştır. İşte böyle bir vahşi yönetim anlayışıyla yani “Türk Devlet Aklı” ile Ermeniler soykırıma uğramışlardır.

Ankara Valisi Hasan Mazhar’ın sözleri örnek niteliğindedir: “Ben, eşkıya değil, valiyim. Bunu yapamam. Bir başkası gelsin, bu emirleri yerine getirsin.”

(Devam Edecek)

Makalenin diğer bölümleri için aşağıdaki bağlantılara tıklayınız:

Geçmişten Günümüze Süreklilik: Ermeni Soykırımı… (2)

Geçmişten Günümüze Süreklilik: Ermeni Soykırımı… (3)

Geçmişten Günümüze Süreklilik: Ermeni Soykırımı… (4)

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu